Mehmet Fatih Küçükkelepçe
Klasik anlamda bir özgeçmiş yazabilirdim, ancak böyle bir durumda kendimi ifade edemeyeceğim muhakkak. Standart bir özgeçmiş ile hayatımın bir parçası olan engelimden dolayı “geçmiş olsun” dileklerinin ne kadar absürt olduğunu nasıl söyleyebilirim ki? “Allah sabır versin; şu tanıdığım senden beterdi, şükret” gibi söylemlerin bir nakarat haline geldiğini nasıl izah edebilirim ki?
Aslında bu mesajları kendim için de vermiyorum; çünkü psikolojiden biraz anlıyor gibiyim. En azından öyle söylüyor bazı arkadaşlar. Gördüğüm her davranış biçimi bana normal geliyor. Amacım; toplumun bilinçlenmesine katkı sağlamak. Benim için önemli olan nokta; anlaşılmak değil, anlamak. Toplumun anlaşılmaya; kendisini anlayan insanlara ihtiyacı var.
Gelelim bana… 1981 yılında Malatya’da doğdum ve hâlâ Malatya’da ikamet ediyorum. Çocukluğumun ilk 12 yılı burada geçti. Okula gitmek ve futbol oynamak dışında çocukluğumu doya doya yaşadığımı söyleyebilirim. Hatta kaleci olduğumu bile hatırlarım. Bunda, çevremin her türlü pozitif ayırımcılığı büyük bir rol oynuyordu. Okuryazarlığı nasıl öğrendim ben de bilmiyorum. Ablamın bir kere harfleri, bir kere de heceleri anlattığını anımsıyorum. Sonrasında tek hatırladığım; ablamın kitabı berbat okuduğumu gösteren tebessümüydü.
12-24′lü yaşlarda memleketim olan Adıyaman’a taşındık. Her yaz olduğu gibi Kur’an kurslarına akın ederdi çocuklar. Her yaz aynı çocuklar, aynı yerde toplandığına göre hiçbirinin derdi Kur’an öğrenmek olmamalıydı; çünkü her öğrenilen diğer seneye unutuluyordu. Ben de merakımdan öğreneyim dedim ve öğrendim. O zamanlardan kalan bir din bilgisine de sahibim. Tazelemediğimden dolayı bilişim dışında birçok şeyden uzaklaştığım gibi, Allah’a da uzak durmaya başladım.
Memleketime gittikten kısa süre sonra engelim kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Artık tutunarak dahi ayağa kalkamıyordum. Ergenlik döneminin hırçınlıklarını yaşamak yerine, en zaruri ihtiyaçlarımı başkalarına gördürmeyi öğrenmek zorunda kalmıştım. Hiçbir zaman istemeyi sevmedim. Şimdi bile programlamada takıldığım noktaları birine sormak yerine günlerce uğraşmayı yeğliyorum. Sebebi belki gurur/kibir, belki de karşımdakine zahmet vermek istemememdir.
Engelimin arttığı dönemlerde edebiyatla da ilgilenmeye başlamıştım. O kadar kıt bilgiyle roman yazma teşebbüsüm bile olmuştu. Başarısızlığı fark edince İngilizceye yönelmiştim. Amacım yoktu, ama tercümanlık da zihnimi meşgul etmiyor değildi. Ta ki, bilgisayar sahibi olana dek.
2001 ortalarında bir bilgisayar sahibi olmuştum. Kas erimesi yaşadığımdan kullanamayacağım endişesi had safhadaydı. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Normalden birkaç kat yavaş kullansam da, istediklerimi yapabiliyorum. Bu yüzden kitap ve makalelerim dışında uzun soluklu yazılarıma rastlayamazsınız. Kısa yazmaktan dolayı birçok kez eleştiri almışlığım da var. Tabii, muhatabınız da kendince haklı. Durumu nereden bilecek ki?
Programlamaya 2002 yılında Pascal ile başladım. O zamandan beri bilişim dünyasında bulunuyorum. Proje geliştirmeyi pek sevmiyorum. Kullanıcıların sürekli gelip; “şurası böyle olsaydı, burası şöyle olsaydı” tarzında söylemleri beni bir hayli sıkıyor. Ayrıca bir zaman dilimi içinde bir şeyler üretme düşüncesinden de hoşlanmıyorum. Sanırım sorumluluklardan kaçan biriyim.
Yazarlık ya da yazmak beni özgür kılan bir alan. Bazen konuşmak zorunluluk arz eder; çünkü konuşmak en azından iki kişiliktir ve muhataplarınıza karşı sorumluluklarınız vardır. Oysa yazmak, özgürlüktür. Ne kalem küsmeyi bilir, ne kâğıt…
Bir önceki paragrafla çelişse de küsmek deyince, cevaplamadığım sorular geldi aklıma. Bazı arkadaşlar sitem ediyor olabilir, ama yavaş hareket etmemin de etkisiyle zaman sorunu yaşıyorum. Bu sebeple, birçok soruyu cevaplandıramıyorum.
Bu kadar yazıyı okuyan, muhtemelen engelimin tam olarak ne olduğunu da merak edecektir. Önceki paragraflarda belirttiğim gibi, kas hastasıyım. Yürüyemiyorum. Yüksek oranda güç kaybım olduğundan ellerimi fazla kullanamıyorum. Bir örnek vermek gerekirse; bir meyveyi bıçak kullanarak dilimleyemem, ama dilimlenirse afiyetle yerim. Sol elimin parmakları erimeden dolayı şekil bozukluğuna uğramış durumda. Dileğim; sağ elimde erimenin gerçekleşmemesi. Klavyeyi yazdırgaç olarak tanımladığım aşağıdaki araçlarla kullanıyorum.

Bu araçlar, ellerime oturtulacak boyutta iki tahta parçasından oluşuyor. Her tahta parçasına birer çivi çakılı. Dolayısı ile her çivi birer parmak görevi görüyor.