Currently Browsing: Düşüncem

Aşkı Aklamak

Geçen gün Mürvet Sarıyıldız’ın “İki Cami Arasında Aşk” adlı kitabını okudum. Kitap Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a duyduğu aşkı anlatıyor. Dikkatimi çeken nokta, Sinan’ın o sırada başkasıyla evli olmasıydı. Olması gerekenin aksine bu aşk öyle güzel anlatılıyor ki, aşkın suçlu yanı hiç zorlanmadan temize çıkıyor.

Yine geçen gün, ama öncekinden farklı bir geçen gün bir video izlemiştim. Evli bir adam internetten tanıştığı bir kadına abayı yakıyor. Bunu öğrenen eşi televizyonda veryansın ediyor. Dinleyenlerse ahlar ve vahlar içinde hem kelimeleriyle, hem de vicdanlarıyla kadınına ihanet eden adamı adeta çarmıha geriyorlar.

Şimdi düşünüyorum: Mimar Sinan neden masum ya da ismini bilmediğimiz adam neden suçlu?
(daha fazla…)

Fatih ve Vizyonu

Fatih bir sinema eleştirmeni değil. Çok film izlemiş cahilin teki. Fatih total izleyici değil. Olmaktan da hoşlanmaz. Totalde çok cahil gördü, çok kadın gördü, çok zevkten yoksun gördü. Fatih cehaletten de hoşlanmaz. Cahildir belki, ama cehaletten kaçar. Garipsemeyin sakın! Fazla tuhaf değil; insan bazen kendinden de kaçar. Fatih’inki de o hesap. Fatih kadınlara saygı duysa da, sevdiği şeyleri sevemez. Fatih buna üzülür belki, lakin Allah’ın hikmetine her zaman sual etmeyi sevmez. Erkek olmaktan ziyadesiyle memnun olduğundan Allah’ın takdirine de bir sitemi yoktur. Fatih zevklerine hayrandır. Aslında her huyuna hayrandır. Sanırsınız ki Kaf dağında. Bahse girerim, bu dağı da hiç görmemiştir. Merak edip Google’dan bile aramamıştır. Ukalanın tekidir zaten. Allah’tan mütevazı olmaya çalışır.

Fatih senaristlere ve yönetmenlere miktar belirtemeyecek kadar kızgındır. İki kurşun sıkacak diye kendisinin ve aynı dakikalarda aynı kanalı izleyen insanların aptal yerine konmasını hazmedemez. Tamam, vurdu kırdı isterik dediyse de Fatih, güzelim filmlerini, dizilerini katledin demedi ki. Fatih böyle kepazeliklere gelemez. İstenmediği yerde kalır bir barınak bulamazsa, lakin kendisini ve de aynı dakikalarda, aynı kanalda olan yoldaşlarını böyle aşağılayan programlarda, kanallarda kalamaz. Kendisini düşünmese bile yoldaşlarını ezdirmez.
(daha fazla…)

Yazmak ya da Yazmamak

Sağlığımın biraz daha gerilemesi ile birlikte programlama dünyasından el etek çekmek mecburiyetinde kaldım. Uzun zamandan beri süregelen kimliksizliğe düçarım. Kimliksizlik derken yanlış anlaşılmak istemem. Meşgalesi olmayanlara gönderme yapmak değil maksadım. Oyuncak arabasını kaybetmiş bir çocuktan bahsediyorum. Yani benden. Üstelik sadece canım sıkılmıyor kayıp verdiğim oyuncaktan dolayı. Hani, kötü ebeveynler vardır ya bazı çocukların; üzülme demek yerine, neden kaybettin diye hesap sorulur ya çocuğa. İşte, aynı ben. Hem oyuncağımı kaybettim hem de onu alanı. Artık ne kitabım olacak ne de onları yazacak güçte ellerim.

Yıllar geçti üzerinden ve bir seda yükseliyor maveradan: Aczini çok dinledin. Uyan ey gafil! Kuşan terk ettiğin asaleti! Bir ışık görüyorsan tünelin sonunda, uzaklığı hesap etme. Ölçüler aldatmasın seni. Gözlerinin gösterdiğidir gördüğün. O gözler ki, ışığa tutsak. Bilmez misin, kaplumbağalara uzaktır gördüğün, tavşanlara değil. Uyan, ey bedeni meczup! Muhalefet eyle pes edişlere.
(daha fazla…)

İyi ve Kötüyü Ayırmak

Uzun zamandan beri iyi ve kötüyü ayırmak ve ayırmamak arasında debeleniyorum. Bugün bitirdiğim kitap bu arzumu doruğa çıkardı. Kitapta Bosna savaşında işkence ve tecavüze uğrayan kadınlardan birinin dramı anlatılıyordu. Kitabın bir bölümünde “İnsanlar nasıl yaratıklar?” diye bir ifade görünce, birdenbire bütün kötü insanlardan nefret ettiğimi fark ettim. O an nefretim o kadar büyüktü ki, kötü olarak yaftalanan herhangi birini öldürebilirdim. Öyküdeki kötülere ise, işkence bile yapabilirdim.
(daha fazla…)

O Kadın [İlk Öyküm]

“Delikanlı çağlarım” derler ya, işte o çağlardaydım; çağıma inat muziplik yapıyordum. Bir çocuk misali… Bu halim rahatlatıyordu beni; kendimi daha kolay inkâr edebiliyordum çünkü… Ancak bu şekilde annemin mahremimi görmesi, kardeşimin yemeğimi hazırlaması, babamın “aslan oğlum” diye kucaklaması incitmiyordu gururumu. Çocuktum çünkü… Hâlâ çocuk… Ağlamak da serbestti, kızmak da, kırmak da.

Engelli parkına giderdik babamla. Çocuk parkı derdim ben. Büyüyünce çocukluğumu özlemeyeyim diye geliyorum derdim babama. Sık sık gelirdik parka. Diğer çocukları görmek hoşuma giderdi. Birçoğu Ferrari derdi oturduğu sandalyeye. Akü bitene kadar yarışırdık. Akü bittiğinde benzin bitti sanırdık. Beni hep babam iterdi.
(daha fazla…)

Hak Eden

Hak edene hak ettiği değeri vermezsen, hak edecek birini bulamazsın.

Kelimelere Kanmak

“Kayıtlara okuryazar değil diye geçmek, bana yapılan bir haksızlıktır.” diye düşünüyorsa bir insan, cehaletini unutmuş; nefsin ve gösterişin tutsağı olmuş demektir.

Bugün cehaletimi inkâr edebilmem kolaylaşsın diye okuryazarlık belgesi almak için başvuruda bulundum. Ve bu sadece bir başlangıçtı. Eğitim düzeyim yükselecek; yükseldikçe daha da kolaylaşacak inkârım.

Gösteriş ehemmiyetini yitirmeli. Yitirmeli zihnimde…

Beni Tarih Yargılasın

“Beni tarih yargılasın” ne dekmekti?

Bir insan yargılanmayı neden tarihe bırakır ki?

İnsanların zekasına duyulan şüphe miydi?

Zamanın yanlışları düzelteceğine olan inanç mıydı?

Yanlışlarla yüzleşme korkusu muydu?

Neydi anlamı sonraya bırakmanın?

Bilmek Zordur

Atalarımız “bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” derken kime teselli veriyordu acaba? Bu kişi neden buna ihtiyaç duymuştu?

Birine bilmediği nasıl fark ettirilmeden anlatılabilir ki? İnsanları utandırmadan, üzmeden ya da ukalalıklarına dokunmadan yapılabilir mi ki?

Ne gurura değsin bildiğim, ne mahcup gönle…

Yol

Yol bilmeyenin yol göstereni bol olur.

Sayfa 1 / 512345